AKIL SAVUNMASI

2013-08-24 11:05:00

Bütün sertlikler kendi karşıtını yaratır. Boyun eğmiş gibi görünen aslında emre amade olduğu için değil nasıl kurtulmak gerektiğini düşündüğü için boyun eğer gibi görünür. Düşünmek ve sessizlik böyle anlarda kendi kurmacasını örgütler. İşler daha kötü hale gelebilir diye başlar kurmaca. Beynin paranoyası toplumsal paranoyaya dönüşür. işler kötüye sarıyorken ya hep ya hiç düşüncesine dönüşmekten başka çaresi kalmaz toplumsal beynin. İstediğin kadar dikdatör ol istediğin kadar öldür; böyle yaşamaktansa ölmek yeğdir olur bir anda. Yenemezsin bu otomatik kiltlenmeyi;çünkü toplumun nörolijisinin kilitlenmesidir isyan. İnsanlıktan çıkılabilir böyle anlarda ta ki insanlığı buluncaya dek. Sizin insanlıktan çıkardığınız yer insanlığınızı kaybettiğiniz yerdir. Ters orantılı gibi görünen bütün analizler aslında doğrudan tepkimeye dönüşür.. Zihin kanunları devreye girince kafasını kırdığıniz, gözünü kör etiğiniz, kolunu kırdığınız yada fiziksel yok oluşlarını, organ kayıplarını zihinsel tepkime nedeniyle görmez durumuna düşerler. Toplumsal cinnet bu; akıllarını kurtarmaya çalışıyor insanlar. Gözü kararmış bir güruhun akıllarına kaçışı.. Boyun eğerlerse akıllarını kaybemekten korkuyorlar.  Özgürlük akıl kurtarma ayaklanması oluyor böyle anlarda. Aklını kaçırmış bir iktidar ve aklını korumaya çalışan toplum... Mühiş bir zihin savunması.Direniş bu yüzden zihin savunmasıdır. Aklını kaybettiğin yerde senin kaybettiğin aklı toplum bulmaya çalışır. Sana rağmen hala birilerinin akla ihtiycı vardır.Senin aklın tek tiptir çünkü. Senin aklın deliliğinle sana benzer çünkü.Oysa ... Devamı

Ulusalcılar ve elinde Türk bayrağı olanlar

2013-07-02 02:23:00

Tepkisini sokaklarda, evlerde, alanlarda Türk bayrağı ile verenler ile ulusalcıları birbinden ayırmak gerekir; çünkü ulusalcılıkla, yurtseverliği birbirinden ayırmak gerekir. Yurtseverlik sadece yurdunu sevmektir, hiçbir siyasi amaç gütmeden yurdunu sevmek ile bunun siyasetini yapmak arasındaki mesafe vardır. Yurdunu seven doğal olarak yurdunu sever zaten; çünkü yurdunun emperyalizm tarafından işgal edildiğini düşünüyordur. elinde bayrağı yurdunu satan yerli işbirlikçilerine ve emperyalizmin ta kendisine tepkisini başka türlü veremeyeceğini düşünür. Ait olduğu bir parti yoktur, hiçbir siyasi kurum onu temsil etmiyordur; o da sadece ülke bayrağı ie sokaklara çıkar. Elinde Türk bayrağı ile "biji bratiya gelan" sloganını atar. Bilir aslında Türk ile Kürt'ün bir sorunu olmadığını. Hem Türk siyaset kurumlarına kızar hem de Kürt siyaset kurumlarına... Ulusalcılık değildir onun bayraklı tepksi, tamamen siyaset üstü bir yurt aidiyetidir. Nasıl LLatin Amerika da  bir Simon Bolivar aidiyeti vardır onlarda da Musatafa Kemal aidiyeti vardır. Ben hiçbir insanın kimsenin askeri olmasını istemem ve normal bir durum gibi gelmez ama elinde bayrak olan yurtdaşlar aslında; askeriyenin de askeri değiliz biz bu yurdun ve semollerin izinden gideriz demek istemektedirler. Musatafa Keser'in askerleriyiz diyen askeri vesayeti ve darbeciliği kafasında yıkmış arkadaşlardan hiçbir farkları yoktur aslında. Lice için de yürürler, gezi için de. Gezi park kalsın da derler, Lice de kalekol değil çocuk parkı olsun da derler. Oysa ulusalcılar Gezi parkı ile Lice arasında 7 fark ortaya koyar; Kürt'ü Türk'ten ayrıştırmaya çalışırlar. çünkü ulusalcıların yurtseverlik... Devamı

BEN MAYAKOVSKİ

2013-02-08 13:40:00
BEN MAYAKOVSKİ |  görsel 1

  PANTOLONLU BULUT     Pelteleşmiş beyninizde/ kirden parlayan bir kanepede yan gelip yatan semiz bir uşak gibi/ hayal kuran düşüncenizi/ kanlı bir yürek parçasıyla tedirgin edeceğim/ dalga geçeceğim, geberesiye küstah ve zehir dilli./ tek bir ak saç yok ruhumda, /yaşlılığın çıtkırıldımlığı yok onda! Dünyayı bozguna uğratarak sesimin gücüyle/ yürüyorum – yakışıklı,/ yirmi iki yaşında.        Ben Mayakovski, Vladimir Vladimirovic Mayakovski. 1893 yılında Gürcistanda doğum. Okumayı yazmayı kendim öğrendim. Şiir daha ben küçükken çağırmıştı, ben de bir öğretmenin onun nasıl yazılacağını göstermesini beklemeden şiire koştum. Yalnız şiir çağırmamıştı biraz büyüyünce bu kez resim de çağırdı beni, bende koşarak Moskovaya gittim. Ben pantolonlu bulutum. Boyumun 2,10 cm olduğuna bakmayın, ruhum o kadar hafiftir ki bir bulut nahifliğinde uçabilirim. Ayrıca omurgamdan bir tane kaval yaptım; ben şiirlerimin melodisini omurgamın kavalından çıkartıp sonra söze döküyorum. Hayatın kocaman bir yürüyüş olduğunu Moskovaya gittiğimde öğrendim. 2,10 cm boyumla en büyük adımı ben atmak istiyordum ve çok hızlı kocaman adımlar attım. Moskova da bir arkadaşım oldu adı Yesenin. Başka arkadaşlarımda oldu ama en çok Yeseni'ni severim. Yesenin'den şiirim adına çok şey öğrendim hatta birlikte bir akım başlattık sanatta. Ama hayat sadece sözlerin etkileyici gücünden oluşmuyormuş, sözlerin etkileyiciliği hayatın içindeki yaşantının vurucu gücünden doğuyormuş. Bende yoldaşlarıma katıldım yani Bolşevik partiye. Rusya da ki topraksız köylüler, hakları gasp edilen işçiler, yüzyılı geçen savaşlar benim devrime katkı sağlamamı önleyeme... Devamı

TÜRK SORUNU

2013-01-11 18:03:00

      TÜRK SORUNU       Kürt sorununa ithafen yazılmış bu yazının Türk sorunu başlığını taşıması asıl isminin ne olduğundan ziyade çözümüne yönelik işaret ettiği yeri göstermek istemesiyle ilgilidir. Kürt sorunu özünde Türk sorunudur. Aslında tüm ezilen ulusların sorunu egemen ulusların sorunudur. Uzun yıllardır sürekli gündeme gelen bu sorun Cumhuriyetin kurulmasından bu yana irili ufaklı 21 isyan barındırıyor içinde. En son isyan olarak görülen PKK mücadelesi bu sorunun son evresidir şuan. Bu güne kadar birçok insanın öldüğü neredeyse çözümüne yönelik şiddet barındıran tüm yöntemlerin kullanıldığı bir sorun bu. İnsanlığımızın geldiği uzun yıllardır insanlıkla vahşiliğin sınandığı ipince bir çizgi. Bildiğimiz insanlar her türlü medotla öldürüldüler. Bize çok basit geldi ki sanırım topyekün ses çıkartmayı beceremedik. İki taraf kendisi için ses çıkarttı sadece. Aklın akılla tutulduğu bir türlü daha gelişmiş bir akıl olan vicadana evrilmediği çok büyük bir insanlık sorunu olarak önümüzde duruyor. Hastanelerin panik atak hastalarıyla dolduğu,insanların ölümden korkarak kurtarılmak istendiği bir toplumda başkalarının ölümünü sıradan görmek psikoloji ve sosyoloji biliminin bile buna dair araştırmalarını doğru düzgün yapmadığı çok ama çok ilginç bir durum. Neresinden bakarsanız insanlık aklının insanlıkla ilgisi olmayan bir akıl tarafından tutulduğu çok büyük bir vakıa.   Başbakanın geçen günlerde yaptığı bir açıklama ile tekrar çözümü konuşmaya başladağımız bir döneme girdik. Herkes ne olacağını,... Devamı

SON YAPRAK

2012-12-29 13:32:00

    SON YAPRAK   Hayatımda beni etkileyen en önemli öykü kitaplarından biridir O. Henry'nin “Son Yaprak”; kitabı. Ben ve Şerif'in kısa film çekmeye karar verdiğimiz yıllardı ama sağlam bir film fikri aklımıza gelmiyordu bir türlü. Hiçbir fikir bulamayan ama bir sürü kitap okumuş biri olarak hemen aklıma öykü uyarlamak geldi. Finalleri hep çok şaşırtan bir yazar olarak O. Henry buna en uygunuydu. Şerif'e; “Öykü uyarlayalım”, dedim. Şerif de; “Hamo anlat uyarlayalım”; dedi. Şerif hep bana “Hamo”; der ve bana güvenir açıkçası. Ona hemen “Son Yaprak”; kitabını anlattım. Pencerinin kenarında durup, ağaçda duran üç beş yapraktan hepsi düşünce öleceğine kendini inandırmış birini anlatıyordu öykü. Nedense son yaprak kalınca yazar daha da heyecanlı hale getiriyordu öyküyü resmen herkesi ikna ediyordu son yaprağın düşünce adamın öleceğine ama ne yazık ki sürpriz bir şekilde son yaprak da düşünce adam ölmüyordu. Şerif en başta anlatınca fikrin kendisini kavrayamadı. Şerif'e; “Biz bu adamı öldürmeliyiz”; dedim. “Hamo nasıl öldüreceğiz?”; dedi. Bu adam son yaprağın düşmesini beklerken sabırsızlığa kapılıyor çünkü son yaprak günlerce düşmemekte inat ediyor. Biz o adamın eline bir sopa verip ağaca çıkaracağız ve adam son yaprağı kendi düşürmeye çalışacak. Bir anda Şerif'in beyninde çakmış bir şimşekle; “Adam düşüp ölecek Hamo”; dedi. “Aynen öyle.”; dedim. Benim her zaman kendi fikri kanaatimdir ki; ölmek isteyeni öldürmek gerekir diye düşünürüm. O. Henry'nin bu durumun farkında olmadığını san... Devamı

HAVLAYAN KÖPEK ISIRMAZ

2012-12-29 13:26:00

  HAVLAYAN KÖPEK ISIRMAZ   ismet özel'in “Tavşanın randevusu” kitabıydı sanırım tam olarak ismini hatırlamıyorum ama bir kitabında böyle bir anektod vardır. Türkler; “Havlayan köpek ısırmaz”; diyorlar hepimiz biliriz. Almanlar işlerini garantye alıp; “Havlayan köpek ıısırabilir se ısırmayabilir de”; demişler. Böyle başlıyordu İsmet özel'in yazdığı yazı. Bende o küçük beynimle küçük yaşımda bu sözü pratikden denemek istedim. Şimdi oküçük yaşda İsmet özel'i nereden buldun diyebilirisiniz. Abim felsefe okuyordu, her yaz eve bir çuval kitapla geliyordu. Bende bir kış boyunca o getirdiklerini okuyup yazın yeni getireceği kitapları bekliyordum. İşte İsmet Özel'i keşfetmem böyle başlamıştı. Yanıma Koca Kafa Ümit'i ve Deli Memo'yu alıp bu köpek muhabbetini araştırmaya koyuldum. Aslında bu iki arkadaşımın bu araştırmadan haberi yoktu ama biz hep beraber dolaştığımız için onlar da dolaylı olarak benimle araştırıyorlardı. Her gördüğüm havlayan köpeğe sataşarak yola koyulduğum bir araştırma işlemiydi. Ne var ki köpeklerin kimisi ısırma eğilimi kimisi de korkak çıkıyorlardı. Elbette Almanların haklı olduğunu söylemek zorunda kalıyordum mecburen ama bu doğal olarak Almanlar'ı haklı çıkarıyordu yani Almanlar çift gerektirmeli takılarak iki durumdan birinin köpek psikolojine insandan çıkarsama da bulunarak ne yapacağı belli olmaz sözünü de göze alarak akıllı davranmışlardı. Bu durumu böyle kabul etmek hiç işime gelmezdi çünkü bu araştırmadan bir yargı çıkartmak gerekiyordu. Düşünceleirmde ne yapacağımı neyi nasıl keşfedeceğimi düşünürken bir gün iki tane havlayan köpeğe rast geldik. İki kurt köpek. İp... Devamı

Fotoğraf

2012-12-23 15:11:00
Fotoğraf |  görsel 1

Devamı

Zayıfa saldırmak

2012-12-23 13:50:00

Bir gün bir arkadaşım saldırdı bana. Komünist olduğunu söyleyen biriydi. Cüsse olarak benden uzun ayrıca da iriydi. Çok sarhoştuk o gece, birbizimize her zamanki gibi ana, baba, bac ı, avrat hariç küfürler edip şakalaşıyorduk. Birden arabadan indi bana saldırmaya başladı. Tam vuracakken; "Dikkat et vuracağın kişi benim"; dedim. İteleyip küfürler yağdırmaya devam etti. İlkkez bu kadar ciddi olmuştuk, ilkkez canımızı acıtmanın arifesinde kalmıştık.  O gece oturup sabaha kadar bu konuyu düşündüm sonra bir daha görüşmeme kararı aldım. Buraya kadar herşey normal aslında çünkü herkes kendisine saldıran bir kişiyle görüşmeme kararı alabilir. Ama benim derdim saldırma değil, neden bana saldırdığıydı? Cevabı basitti aslında; çünkü ben daha zayıf ve kısa boyluydum yani çeyrek porsiyon ve tek yumrukluktum. İşte bu yüzden bir daha görüşmeme kararı aldım; daha zayıfa saldırdığı için yani. Oysa insan, zaten döveceğini bildiği insana saldırmaz. Hele bir komünist hiç saldırmaz onu korur. Maharet daha irisine saldırmaktır daha güçlüsüne saldırmaktır komünist olmak. Bana saldırdığı için değil, savunduğu fikirle çeliştiği için onunla görüşmeme kararı aldım yani. Devamı

F tipi filmi

2012-12-22 17:15:00

        F TİPİ FİLMİ   F tipi filmini konuşmak istedim bu kez. Dokuz farklı yönetmenden dokuz ayrı filmin birleşimi F tipi. Ama o kadar birbiriyle bağlantlı ki tek film gibi algılanabilme olasılığı yüksek. Film, F tipi hücrelerinde geçince doğal olarak ayrı hayatları konu olması ve ayrılık göstermesi çok doğal. Ama avlulardan avlulara atılan toplar haberleşme aracı olarak geliştirilen bir sürü daha yöntem filmin tek yönetmen çıkmış gibi bir algı yaratıyor bence. Bu algı bence bu tarz bir film açısından başarılı olduğu anlamına geliyor. İnsan aklının sınırsızlığını, hücrelerle işkencelerle susturulamayacağını bizim hiç bilmediğimiz bir hapishanede, belki hiç tanımadığımız insanların tutsaklığıyla bir destana dönüşüyor adeta. Biz bir defa daha görüyoruz ki ölüm oruçlarının sadece bir bedeni ölüme yatırma olayı değil, sistemle savaşacak başka araçları olmayan tutsakların bir savaş aracı olarak kulanıldığının kanıtı oluyor. İnsanı bırakın bir kenara insanın bir saç telinin önemini yine insanın zekasıyla nasıl bir enstürmana dönüştüğünü gösteriyor. Bu film sadece tutsak hikayeleriyle değil, infaz koruma memurlarının (gardiyanların) hayat hikayeleri, ölüm orucunda ölen insanların tabutlarını yapan ustaların, çırakların, çocuğunu ziyerete gelen annelerin ve herkesin hikayesi oluyor. Hücrelerin sadece tutsakların yaşadığı yer olmaktan çıkarıp hayatın içerisinde hücrelerimize değiyor. Bir annenin çocuğunu ziyarete gelebilmek için çektiği işkence inanılmaz denilebilecek bir sessiz anlatıyla efsaneye dönüşürken işkencenin boyutunu da gözönüne seriyor. İnsan filmden çıkınca anlıyor; “İçeride dışarıda hücreleri ... Devamı

SUÇ

2012-12-17 17:31:00

  SUÇ VE BİZ   Herkes aynı gidiyor aynı geliyor sonunda aynılaşıyor da aynalaşamıyor bir türlü. Suçu başkasına atıyor ama suçu kendi biliyor aslında şuçu kendinden biliyor. Suç senin suçun oluyor suçluluk var olduğu için ve onda suçu bulduğun için. Senin suçun suçsuzluğu aradığın içindi. Kendi dünyanın tanrısı olduğun için suç senin ve cezan var senin o yüzden şuçu cezandan biliyorsun. Ama ben, ben suçlu olmak zorundayım.benim suçum aç birisinin ekmek çalmasıdır. Senin suçunsa aç olduğuma inanmamaktı. Af edilmek istemiyorum tabi çünkü bende senine aynıyım. Sende suçlusun ama ben suçlarını görmüyorum. Sevgim ve kendim suçlarını görmeme engel oluyor. Ve ben kendi dünyamın tanrısı olmayı bırakalı çok oldu. İnandım esas tanrının bizi suçlu yarattığına ve tüm suçların sevmekle yok olacağına. Devamı

SEN SADECE SEN DEĞİLSİN

2012-12-16 17:00:00

1: İktisadi 2:Sosyal 3:Ailevi 4:Psikolojik 5: Genetik V.b. gibi özellikleri ilesen sadece sen değilsin. Aslında hayatımda ki en büyük isteğimdir sadece ben olmayı.  İlk önce soyadımı ve adımı kullanmamakla başladım; çünkü lanet olası o boktan aidiyetlerin bana sahip olmasını ve benim böyle anılmamı istemedim.  İstediğim sosyallikler içinde bulundum istemediğimde bulunmadım. Yani redderek varolmaya çalıştım. Kimi sevdiysem sadece o olduğu için ve onun enerjisi için kendi eliyle gerçekleştirdikleri için sevdim. İnadım oldu dünyanın hatta bu çarkın tersine yürümek. Akıntıya göre yüzmek sadece zayıfların ve kabullenmişlerin yaşantısı olabilirdi. Yani yürüdüm boylu boyunca ensemden dirseklerime kadar. Ama çok sevilmediğim de oldu.  1: Çok param olmadığı için sevilmedim mesela. Beni beğendiğini hissettiğim kadınlar hep benden uzak durarak aşkı red ettiler. 2: Karşı koyduğumiçin, konuştuğum için sevilmedim. Bir çok insan aslında ben doğru konuşuğum için değil onlar gibi yaşamadığım için sevmediler beni.  Birçok insan kendisi gibi olana koştu. Zengin zengini buldu fakir fakiri, muhalif muhalifi, göt götü vs... İşte böyle böyle özünü unutan insanlar diyarına geldi bu dünya. Oysa onlara hep dedik ki; "Bu dünya size de kalmayacak. Mülküne değil kendisine tapının tanrının"; diye. İnsanlıktan uzak kendilerine yakın bir yörüngeye takılıp dünyanın ve insanın gerçekliğinden kopup geberdiler, gebercekler ve daha hiç birşey görmediler.    ... Devamı

TÜRKİYE HALLERİ

2012-12-15 14:01:00

  Bir boşlukta değil aramızda dönüyor dünya   Bir garip dönemde dönüyor dünya. Dünya kendi etrafında dönerken derin ve uçsuz bucaksız bir boşlukta dönmüyor; dünya içinde yaşayan insanların şartları ve uğraştıkları şeylerin içinden geçiyor ve orada dönüyor.   Dünya değil insanlar dönüyor. Hareketin hareket halindeki doktrinidir; değişmeyen tek şeyin değişim olduğu gerçeği.   Değişmenin hareket eden içerisindeki dönüşü(mü)dür aslında bu. Bir şey dönüyorsa içindeki de dönüşüyordur. Bir şey değişiyorsa eşitsiz gelişim yasası devreye giriyordur; değişim ya birine olumlu yada diğerine olumsuz dönüyordur.   Bir garip ahmakça bir o kadar da komik şeylerin içinden geçiyor dünya. Kendine gülüyor dünya. T. Adorno buna; “Sahte faaliyetler ve vahşi ciddiyetler dönemi”, diyor. Oysa dünyanın dönüşü bize can veren damarlarımızda dönen kan kadar gerçek. Ne var ki ortada duranın sahte kurmacasın da bilinçli vahşi gerçekler cereyan ediyor.   Gülelim biraz;   1: Herkes manyak gibi kurslara gidiyor. KPSS Kursu, Halk Eğitim Kursları, Güvenlik Kursları, Dil Kursları… Kurslardan geçilmiyor insanlar. Her insanın en az on tane kurs sertifikası var; diyelim bir insandan geçtiniz sertifikalarından geçemezsiniz. (Biliyorum az evvel ki “diyelim”, diye başladığım örnek çok saçma oldu ama başka türlü “geçilmez”; diye biten Anadolu’nun saçma sözlerine atıfta bulunamazdım.)   2: İnsanlar kira parasına (700 TL’ye) çeşitli işlerde çalışıyorlar. İnanılmaz şaşırıyorum bu insan... Devamı

Entel(ektüel) muhabbet

2012-12-15 13:53:00

  Entel(lektüel) muhabbet   Saat gecenin bir yarısı; karşımda bir öğretmen var ve sohbet ediyoruz. Ben Orhan Pamuk’un; “Öteki Renkler”; isimli kitabından bahsediyorum. Karşımda ki öğretmen arkadaş dinliyor ve söylediğim şeylere hak veriyor. Konu çok entelektüel, yani kitap okumayan dinlese de anlayamaz. Sonra oturduğumuz yere kahvenin sahibi geliyor. Tam konuşmanın denk geldiği yerinden benim söylediğim şeylere saçmalık deyip müdahale ediyor. Konu şu;   Öteki Renkler isimli kitapta Orhan Pamuk Türkiye edebiyatında bir felsefe oluşturabilmiş romancı sayısının bir elin parmaklarını geçmeyeceğini söylüyor. Aslında bu tespiti önceden ben kendi okumalarımdan yaptığım için hak vermekle kalmıyorum dediğim gibi böyle de düşüyorum. Bu bahsettiğim şey Türk romanının en büyük eleştirisidir bence.   Kahveci arkadaş, toplumsal bir hareketin olmadığı yerde bir edebiyatın insanlığa önemli katkılar sunamayacağından bahsediyor. Konuşurken aklıma Gorki, Stenbeck, Nicolay Ostrovski, Turgenyev ve Sartre geliyor, biraz da Gogol ve Tolstoy. Evet, bu adamlar toplumsal hareketliliğin onlarda uyanan taraflarını romanlarına konu edinmişlerdir. Tolstoy; “Savaş ve barış, Diriliş, Anna Karanina, Kröyçer sonat vs vs. Gorki, Sovyet devrimi öncesinde direniş romanları yazmıştır; “Ana”, vb. Sartre ikinci dünya savaşının o pesimist dünyasının onda yarattığı duygu durumunu yansıtmıştır felsefesine ve romanlarına. Diğerleri de bellidir zaten.   Türkiye de Yaşar Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk, Oğuz Atay, Sabahattin Ali, Yusuf Atılgan dışında yaşadığı yerel sorunları herkesin ortak derdi haline getirmiş ve bunu sistemli bir şekilde inceleyebilmiş yazar sayısı maalesef bu kadardır. Diğer yazarlarımız ancak bu sorunları kendi kalıplarının ... Devamı

POPÜLER KÜLTÜR VE TİYATRO

2012-12-15 13:38:00

  Popüler kültür ve tiyatro   Dönem 1980’dir. Cuntadan sonra cuntayla beraber yeni bir dönem başlamıştır. Artık beş yaşındaki çocukların futbol takımı tutar gibi parti, fraksiyon, siyaset tuttuğu dönem bitmiştir. Siyasi dönemin tüm acıları, pişmanlıkları her şey bir anda her yere yayılır. Dönem arabesk dönemidir artık; arabesk olan siyasi olanın yeniden el atmasıyla yeniden yaşamın içerisine sokulmaya başlanmıştır. Arabesk olan sadece bir müzik meselesi değildir; sadece müzik bu alanın iyi bir taşıyıcısıdır. Ne var ki o dönemde bitecektir doksanların ortasına doğru pop kültürü yeni yeni filizlenmeye başlar. Yalnız pop kültürü ile popüler kültür aynı anlama gelmez. Popüler kültür sistemin kendi eliyle yaratığı, insanlara pompaladığı kültürdür; tıpkı arabesk gibi. Bu kültürün içerisindedir arabesk olanda pop olanda...   Popüler olan aynı zamanda döneme ayak uydurmaktır. Döneme ayak uyduranlar ellerindeki her şeyi hayata tutunmak üzerinden bir uyarlama dönemine girmiştir. İnsanların hayata tutunmaları demek para kazanmaları demektir bir anlamda.   Popüler olan hayatın her alanına sıçramıştır; sanata, siyasete, insan ilişkilerine vs vs. Tiyatro da bu alanlardan biridir tabi ki. Tiyatrocuların da para kazanmak amacıyla var olan yolu takip etmeleri su yolunda akmaktan başka bir şey değildir tabi ki. Ne var ki herkes suyolun da akarsa popüler olanın muhalif olanı, onun eleştiren, başka bir sanat ve tiyatro diyen sanatçılar kim olacaklardır? Elbette başka bir tiyatro, müzik, sanat, yaşam, iş diyenler var; yaptıklarını çok büyük bir hevesle, gıpta ederek izliyoruz.   Popüler olana karşı yapılması gereken tek şey vardır; o da başka bir sanatı hayatın her alanı... Devamı

Tiyatro, sanat ve sanatçı

2012-12-15 13:31:00

        Tiyatro, sanat ve sanatçı kavramları   Tiyatro hayatın belli bir kesitini doğanın kendi özündeki salt formundan bozarak yeni bir biçim kazandırma kaygısıyla çeşitli sahne unsurlarını da katarak anlatma, aktarma yolu ile kendisini ifşa eder. Tanımı elbette kişilere göre değişir. Ama yukarıda bahsedilen bir tanım değil durumun kendisidir. Bu durum kendisini tıpkı sanat ve insan arasında ki mesafeden kaynaklı yeni varolan forma yeni formlarda katma endişesi ile tiyatroyu sanat yapar. Diğer sanatlar ise aynen bu metodoloji ile kendilerini sanat yaparlar. Yani merkezinde insanın olduğu tüm yeni form ve biçim kazandırma işlemleri sanat ve doğa arasındaki değişmez mesafe arasında dururlar. Ama tiyatroyu diğer sanat dallarından ayıran ise bilindiği üzere kolektif bir aklın ürünü olmasıdır. Ama bu her tiyatro ile iştigal eden uğraşı sahiplerini sanatçı yapmaz. Çünkü sanat ve sanatçı arasında tıpkı doğa ve sanat arasında ki gibi bu mesafe vardır. Fakat mesafenin kendisi doğa ve sanat arasındaki mesafe gibi salt insanı değil o sanatı icra eden, form katan insanlarda ki kaygı ve bilinci işaret eder. Ne var ki sanatçıda ki kaygı psikolojide ki gibi nedensiz korkudan ziyade içinde yaşadığı toplumun ortak veya bireysel baş gösteren nedenlerden öte gelir. Yani ortada bir bilinç vardır. Kesinlikle sanat bilinçle ortaya çıkar. Ama eksik bilincin ortaya çıkardığı ürünler sanat yada sanatsal olarak görülmese de kavramsal olarak sanatın mecrasından geçer, onun suyunu içer. Diğer yandan ise eksik bilinç tasviri şöhret, statü, iktisadi kaygılar gibi zaafi olarak görülse de bunun temelinde kendisini tamamlama yolunda doğru yada yeni yollar aranmaması durumu yatar. Yinede adı zaaf değildir. Çünkü insanın sa... Devamı

YAZAR OLMAK

2012-12-15 13:28:00

  Yazar olmak   Herkes yazar olabilir. Herkes yazabilir.   İnsan neden yazar?   Kimseye söylemeyecek kadar önemli, içinde tutamayacak kadar yoğunsa düşündükleri ya da hissettikleri o zaman mutlaka içinde tutamaz ve yazar kişi.   Önemli olan yazmadan önceki hali değil yazıya bulaştıktan sonra ki halidir kişinin.   Yazmak değiştirir kişiyi. Yazarak değişir ve değiştirir aslında; çünkü yazıya bulaştığında başka bir dünyanın kapısı aralanır birden. Gerçekle düş arasında iş ile diş içinde kendi parmaklarından kopan beynine kadar giden bir yürek hikayesine dönüşür.   En az iki kez yaşamaya başlar yazan kişi; ama her seferinde yeniden yaşarmış gibi bakar bir pencerinin kenarından kendisine. Birincisi: gerçekten yaşadığ, ikincisi: yaşantısında görmek istediği kendisidir. Herşeyin telafisi vardır yazarken, pişmanlığı, eleştirisi en sonrasında görmenin mükemmelliyeti. Yaşarken değil yazarken görmeye başlar yazan kişi ve o zaman yazmaya başlar aslında.     Yazmak bir tarihi kazmaktır, adım adım iz bırakan tüm geçmişi… Tüm geçmişin onda yaşattıklarının ağırlığı ve önemidir zaten onun yazmasın amacı. Kimse sadece bir sanat eseri ortaya çıkarmak için yazmaz. Yazmak mazoşistçe bir eylemdir; geçmişini kazarken zamanında ona acı veren izlere tekrar rastlar yine acı duyar ama yazmaktan kendini alamaz; çünkü bir yazar acılarını yazarak unutur ve son kez onu yazarken yaşar ve o derin izler bırakan olay bir daha adı anılmayacak bir yere gömülür gider artık yazıldığı yerde. Yazarın dünyası bir yaşamak ikincisi yaşadığı olayın onda yarattığı duygu durumunu yazmak için tekrar(lar)dan oluşur. Normal insan bir olayı bir kere yaşıyorsa en az ... Devamı

KİMİM BEN

2012-12-10 15:32:00

-Kimsin sen? -Ben mi? -Evet. -Demirbaşım;çünkü doğduğum günden beri aynı şehirdeyim.  Sanki gitsem belediye bir masamız kayboldu diye polise başvuracak diye hissediyorum. Ve,  deliyim ben. Akıl sorunları yaşıyorum. Olduğumla kendimi görmek istediğim yer arasında koca bir mesafe var. Her zaman akıl sorunu yaşıyorum. Neden mi? Çünkü çevreme bakıyorum; herkes çok biliyor ve zeki. Kendime bakıyorum; Bir bok bilmeyen  aynı zamanda aptal bir kişiliğim. yine de bakıyorum şöyle, herkes çok iyi biliyor ama hayatları boktan. aklım almıyor akıl sorunları yaşıyorum; bir sikimi bilmeyen aptal insanların arasında cinsel sorunlarım olacak değil ya akıl sorunları yaşıyorum. - Yazarım ben. Şiir yazarım, oyun yazarım, öykü yazarım, senaryo yazarım, roman yazarım. Yazarım yani. Ne var ki kendime yazarım. Düşünüyorum da bu boktan hayata ne yazabilirim ki. Yazamam tabi o yüzden yazdıklarını kimsenin okumadığı tek yazarım. -Oyuncuyum ben. İzleyenlerin pişman olduğu bir oyuncuyum ben ama sahneyi sevrim ben çünkü olamadığım herşeyi orada olabilirim. doktor oluurm, öğretmen olurum, memur olurum, sincap olurum, kedi olurum hatta vs... -Oduncuyum ben. İflas edip top atmış bir keresteci babanın yanında yıllarca çalışmış bir kalas, bir beşe on, birçıta gibi istifli halde çam, kavak, kestane gibi ağaç cinsleri ile kendimi özdesleştirerek yaşamışlığım var. Şuan bir göknarım mesela. -Boyacıyım ben. Bu işe başlamam Thomas hardy'nin "yuvaya dönüş" isimli kitabımı okumamla başladı. Orada ki kırmızı yüzlü boyacı gibi önce kendimi sonra önüme çıkan bir çok şeyi boyadım. Açıkçası çok pişmanım; hayatın kendi rengini unuttum. -Kartonpiyerciyim ben. Kartonpiyer köşeleri kapatır desen verir arkadaşlar. K&o... Devamı

ANLAMIN KATİLİ

2012-12-04 15:59:00

Anlamın katili ruhun mizansenini kurup öldürür. Yalnız bedeninizi diğer tarafa göndermez ruhunuzu da eline alır. Gel bul ruhunu oyna burada diyerek başlar içsel yolculuğunuza. Giderseniz dönemezsiniz. Ne çöl, ne döl nede öl dür. İnsanın virüs olmaya başlamasının öyküsüdür. Kanmakla yanmak arası mesafede ki kanayan kanınızı kana kana içememiş olduğunuz susuzluğunuz en önelisi de suçsuzluğunuzu iyi bilir. Siz şefkat ararsınız o sizin giblerini; Çünkü iyi tanır sizin gibilerini. Aratarak yaratarak işler ve dişler. Anlamın katili anlamıyla oynar ve anlamsızlığıyla oynatır. Çok güzel eksiltir kendisini, sizin üzerinde yarattığı etki artmaya başladığında artar. Bir tepki olmaya başladığınızda ruhunuz onundur oynamaya başaladığınız bahçenizde hapishaneniz. Kurtuluş mu? Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz :P Devamı

ÖLÜMSÜZLER

2012-12-04 15:30:00

Herkes ölür demeyin bazıları ölmez;  çok beklersiniz ölmelerini ama siz ölürsünüz onlar o zaman ölürler. öldürürler yani. aslında siz yaşamak istersiniz ama onlar ölmedikleri için yaşamanıza izin vermezler. Yaşamanız onların ölümlerine bağlıdır. Yokmuş gibi davranamazsınız; çünkü nefesleri hep ensenizdedir, Varmış gibi de davranamazsınız o zaman hasta derler; çünkü yokturlar. Bu ilginç paradoks adı belii olmayan bir obsesyon, kımıltısız bir yokoluştur. Elinize silah alıp yürümeyemezsiniz üstüne, üstünüze yürür silah altınıza alır sizi, size patlar ama hep koşarak ona atlar. Elinizde ki silah, ruhunuz, son nefesiniz bile onundur. Kurtuluş mu? Kurtuluş; kaybetmekte ki ustalığınıza bağlıdır. Anlamadınız mı? Yani hep yenilin. Artık onun yenmesi bir anlam ifade etmeyecek raddeye geldiğinde bıkacaktır. Sürekli yenilmek aslında zordur. Yenemiyorsanız  yenilin, emin olun birgün boğazına takılacaksınızdır; çünkü kolay lokmasınızdır.     Devamı

entelektüellik

2012-11-17 17:22:00

  Pasif entelektüellik     Yıllardır eleştirisini yaptığım entelektüelliğin şimdi size yeniden dillendirmemin nedeni Dogvill isimli film. Epey zaman önce çekilmiş bir filmi maalesef yeni izleme imkanı buldum. Belki önceden izleseydim şimdi okuduğum ve anladığım şekilde değerlendiremeyecektim; o yüzden bazı filmlerin ve kitapların belli bir yaş aralığında okunması ve izlenmesi düşüncesinin ne kadar haklı olduğunu bende kanıtlamış oldu.   Entellektüellik epey bir birikim(in) sonucudur. Elbette neye göre ve kime göre diye polemik meselesi olabilir. Entelektüel değerlendirmesi ilk önce kişinin içinde bulunduğu çevreden sonra toplumun sanat ve hayat konusunda ki edindiği bilgi birikiminin ortalamasının üstü olarak değerlendirilir. Ne var ki bilgi; yalnız okuma ve görme meselesi değildir, bilgi bir içselleştirme meselesidir. Teodor Adorno; “Minima Moralia” isimli kitabında ihfal edilmiş bir bilgiden de söz eder.   “Yazgı ve üç adam” isimli roman denememde bir entellektüellik eleştirisi yapmıştım. Bilgi birikimi olarak toplumdan bir adım yukarıda olan bu donanımlı vatandaşların hayatın kendisinden üzerlerine yüklenmiş doğal vazifenin kötüye kullanılmasının ve hiç kullanılmamasının bu coğrafyanın en büyük meselesi olduğunu düşünüyorum. Kendisini donatmış bu vatandaşların kesinlikle aydın gibi değerlendirilmemesi gerekir; çünkü iki durumun arasında bir mesafe vardır. Aydın; belli bir tercihin sorunudur. Aydın olabilmek için aydınlığı yaymak tercihi ile kendi kendine bir misyon belirlemek gerekir ama entelektüellikte iş bir tercihten ziyade kendiliğinden gelişen gelişmesi gereken bir sorumluluk vardır. Şu hayatta okuyup araştırıp da gören hiç kimsenin kımıltısız ve sessiz durama... Devamı

tarih-insan-sanat

2012-11-17 17:18:00

    Tarih ve zaman içerisindeki insanın sanatı   Her şey bir tarihle başlar, zamanın ezip geçtiği bir tarihle.. İnsanın zamanın içerisindeki yolculuğudur tarih. Zamanı dişleyerek yaratır insan tarihini, tarihlerini, tariflerini, talihlerini.. Tarihsizseniz, tarifsiz, tarifsizseniz talihsizsinizdir. Zaman dişlendikçe insan tarafından, zamanda insanı işler. İnsan başka bir yola çıkar; artık zaman insanın dişlediği zamanın yol güzergahı olmaktan çıkar bambaşka bir hale bürünür. Tarih zaman içinde egemenlik tanımaz; bir çarpar insan bile başkalaşır, kendisine benzetir. Ne var ki insan yinede kendi atalarını yolculuğunu kendi yaşam yolculuğunu unutmak istemez; bunun içindir ki tarih yazıcıları,, destancılar, anlatıcılar çıkar ortaya. Hepsi bir arkeolog gibi kendi tarihlerini kazarak ortaya çıkarırlar yazdıklarını. Her söz bir hazinedir bu yüzden. Her sözün tarih ve zaman içerisinde değdiği yerde yarattığı bir anlam vardır.     Yalnız bu tarih, yazıcılar ve anlatıcılar tarafından öyle kolay yazılmaz; sadece kafadan geçendir kolay olan. Kafadan geçen her şeyi yazılsaydı eğer her gün bir kitap yazılırdı. Ne var ki kafadan geçenle kafadan çıkan aynı şeyler olmuyor.   Üretmekse daha farklıdır; üretmek için kafanızı açıp içine bakmanız gerekir. Kafanızdakileri bilmezseniz üretmek bir kenara yazı bile yazamazsınız. Tabi bazen kafada çöpten başka bir şey olmayabilir. Ya da yarı çöp yarı işe yarar şeyler. Bu yüzden üretmek ameliyata girişmek gibidir. Yani cerrah değilseniz üretemezsin. Tabi bir de beyin var; bu en önemlisi zaten. Beyinsiz bir cerrah gördünüz mü? Çünkü beyin kafanın ayrıştırma aygıtıdır. Bir de aslında en başta bahsetmem... Devamı

hayat (sadece hayat)

2012-11-17 17:03:00

    Hayata Dair     Hayat, ne yeniyi ne eskiyi söyler, eksik tam yerini bulmadığı sürece. O yüzden iz, basmaktan değil basılmaktan ibaret olur ve her iz böler zamanı. Ancak zamanı böler çünkü anlar vardır onlarda açık çek vermişlerdir zamana. O günden bu güne hazzı anlar, acıyı zaman anlatır. Hazlar biriktirilemez anın içinde, keyfinde yaşanır ve sadece gerisinde güzel, mutlu bir tebessüm bırakır. Zaman onun arkasından bakmaya mecburdur ve o anlar bir daha yaşanmadıkları süre içerisinde zaman bunları tek tek not alır, her notu da acıya dönüşürüz, yakamız yapışır..   Zaman geçip gitsin anlar yeter bize.   Hayat ve onun içerisinde durup büyüyen biz, karşılıklı dokunanın akışkan boşluğunda dururuz, ne kadar çok çarparsak bir yerlere o kadar büyürüz. Haz ve acı denklemi olmazsa büyümek bile eksik kalır.   Böyle anların bazılarında zihnimiz değil yüreğimiz koşturur.   Susarız, sözlerimiz durur sesimiz büyür.   Zaten önce söz yoktur, söz rab katındadır, ses vardır işte o insana mahsustur.   İnsan sözü keşfetmeye başladığın da olur her şey, diller, kavramlar, iktidarlar vs vs de ortaya çıkmaya başlamıştır.   Ne var ki hiçbir söz açıklamaya yetmez bir başkasının yaşadığını çözmeye, anlatmaya. Anlatmaya başlasa bile hep eksiktir, büyüsü, anlamı, sesi, melodisi çarpıtılmış olur.   Hayat hiçbir kavramın kapatamayacağı denli büyük yaralar açar.   Her insan bir dünyadır ama dünyada bir insan yoktur. Zaten insanda dünyasına çok benzer ikisinin de üçte ikisi sudur…  ... Devamı

tiyatroya eleştiri

2012-11-17 16:52:00

  Alışılagelmiş tiyatroya bir eleştiri       Öncelikle tiyatro özü itibariyle dinamiktir; çünkü tiyatroyu tiyatro yapan en büyük unsur bir sahnede (sokakta da olabilir) kendisini canlı insan etmeniyle ortaya koymasıdır. Yani Turgut Özakman’ın dediği gibi; “İnsanı insanla anlatır.” Ne var ki tiyatro, doğaç tiyatrosu dışında bu canlı insan faktörünün pasivize edildiği bir durum yaşıyor. Bana göre bu insan faktörünün pasivize edilmesi sadece oyunun oynandığı yer ve oynayan insanların dışında hayatla arasındaki bütün bağları ortadan kaldırmıştır.   Oyuncu her oyunda repliğini söylediği yere gelir ve oradan repliğini söyler, bu hiç değişmez. Jest, mimik aynıdır. Çünkü tiyatro da yapılan her hareketin (gülmek, kolu sallamak vs gibi tüm hareketlerin) bir nedeni olmalıdır. Önceden rejisi yapılmış bir oyunun içinde bütün bunlar irdelendiği için tekrar bir yenileme yapmak uzun zaman alır. Yalnız bu bahsettiğim reji tiyatrosu için geçerlidir. O yüzden ben reji tiyatrosunu değil oyuncu tiyatrosunu kabul ediyorum.   Nedir oyuncu tiyatrosu? Bir kere oyuncu tiyatrosunun ilk kez kendisini sistemli bir şekilde ortaya çıkardığı akım Epik Tiyatro akımıdır. Gerçi Stanislavski, Piscator gibi kuramcı tiyatrocular da bu tekniği kullanırlar ama Bertold Brecht hepsinin eleştirisi olurken epik tiyatro ile beraber oyuncu tiyatrosun tekniğini bambaşka yerden kurar. Çünkü epik tiyatro tıpkı psikanaliz gibi sahneyi laboratuar gibi görür ve seyirciyi oyuna katarak seyircinin tepkisini ölçmeye çalışır. Bunda amaç: seyirci ile oyun arasındaki iletişim yollarını keşfetmektir. Seyircinin tepkisini ölçmede oyuncu çok büyük bir fakt&ou... Devamı

fikir üzerine

2012-11-15 22:46:00

    Fikir üzerine     Hayatı bir fikir taşır eylem değil; hatta eylemi bile fikir taşır. Bir eylemi götüren; fikrin değdiği alan ve yarattığı heyecandır. Fikrin bir enerjisi vardır; o enerji eylem gelmeden zaten sarar her yeri. O yüzden bilgisayarı yapan fabrikada ki usta değildir makbul kişi onu icat edendir. Bir eylemi herkese öğretebilirsin ama fikri bulmayı öğretemezsin o bir keşiftir bir ufuktur. Fikir estetiktir de aynı zaman da onun estetik olması o fikrin hangi akıl yürütme biçimiyle ortaya çıktığı ile ilgilidir.   Tarantino bir söyleşisinde; “Filmde şiddetin dans gibi estetik bir şey olduğunu söylüyordu.” Tarantino’ya bakılırsa filmde öldüren kişinin öldürülen kişinin karşısında dans gibi çeşitli hareketler yapmasını şiddetini estetik hale getirdiğini düşünüyor. Hayır efendim bir şiddeti bile estetik hale getirenin şiddeti uygulayan kişinin bir müzik eşliğinde birbirine uyumlu hareketler yapması değil o şiddeti diğer şiddet şekillerinden ayıran ama öldürülüş anı değil öldürmeye gidene kadar hangi akıl yürütme biçiminde gittiğidir bana göre. Bu bir fikirdir. Dünyanın her yerinde bir insanı öldürmenin bütün şekilleri birbirine benzer; formu deforme olur hatta deforme edende deforme olur bu, bu kadardır. Şiddetin estetize olduğu yer aslında daha önce kurulmamış olması ve bir orjinallik taşımasıdır değişik olmasının yanı sıra.   Senelerdir film izlerken izlediğim filmlerde aradığım şey; o filmde icra edilen eylemlerin aklının nereden kurulduğuydu. Tamamen bu yüzden film izlemeye başladım. Tarantino Rezervuar köpekleriyle milyonlarca dolar harcamadan bir fikir çekilebileceğini öğretmiştir insanlara, Holywood’a. Yaptığı film; soygun sahnesi ... Devamı

Doğum günü

2012-11-15 22:41:00

  Doğum günü ölücüleri   Herkes ölmeyi en baştan bilirde yaşamayı öğrenmek zaman alır. Yaşamayı öğrenmek yaşamak gerektirir. Yaşamak, her dönemde her çağda zor ve sancılı bir süreçtir. Yaşamak, bir yerden diğerine gitmek için yol almaktır. Yaşamak, geçilen her yerden kendinden başka bir şey bırakmaktır. Kalarak gider insan. Topuklarını sürüdüğü yerin ona bıraktığı süprüntüsünü taşır yanında kendi tozunu saçar geçtiği yere.   Ölmek tabi ki bir gün meselesidir; çünkü günün birinde doğmuştur insan. Herkesin evveli doğmadan önceki halidir aslında. Orada şekillenir göz, kulak ve en önemlisi insanın öyküsü. Öyküsünden ve bedeninden memnun olmayanların yolculuğudur evvel, o yüzden geri dönmek isterler. Herkes ileriye giderken, bir yerlere basarken onlar geri dönüp kendilerine basarlar. Taş baskısı plaklar gibidirler onlar dön baştan hep aynı şarkıyı söyler dilleri.   Doğum günü ölücüleri denir onlara; doğdukları güne olan yükledikleri tüm anlamları, doğdukları güne okudukları lanetten başka bir şey değildir. Onların yolcuğu geri dönmek üzerine bir yolculuktur. Anne rahminde ki bir cenin gibi bacaklarını geri çekip başlarını dizlerine yaklaştırırlar. Her şey onlarda o görüntüyü çağrıştırır; çünkü onlar yaşarken bile öyle dururlar. O yüzden doğum gününde ölmek isterler; insanın doğum gününde ölmek istemesi yaşamak istememesi anlamına gelir. Ne var ki yaşamıştır ama yaşamış olmak mecburiyetten başka bir şey ifade etmez onlar için. Doğum günü ölücüleri, kendi içlerine inşa ettikleri bir mahpusun i&cc... Devamı